Ne kadar zamandır bilmiyorum, karşıma böyle biri çıktı. Paranoyak, asık suratlı, cansız denecek derecede miskin.
Evde oturuyorum sürekli. Köpekler ve kedinin arasında. Üç bacaklı Çitara bir sineği kovalıyor. Nadya bu sarışın kedi yavrusunu bulduğunda bağırsakları dışarıdaydı. Ona rastgeldiği için ameliyat olma lüksünden faydalanabildi. Yatalak aylardan sonra, şimdi bir kaplan gibi sağa sola seğirtiyor. Bu hayvanın gözlerinde çok şey gördüm ben. Nadya da gördü galiba ve doğru sözcüğü bulduk; yaşama sevinci. Ne kadar kayıtsız şartsız bir kararlılık gerektirdiği yaşamın... Onun gözlerinde bu yazıyordu.
Sapasağlam bir delikanlıyım ve evde oturuyorum. Komşular heralde hiç iyi gözle bakmıyorlar bu duruma. Verandada akasyanın yaprakları toplanmış, neden süpürmüyorsun diye söyleniyordu birisi. Ben akasyanın yapraklarını pislik olarak görmüyorum ama zaten mevzu bu değil. İnsanlar çok meraklılar etraflarındaki tembelleri utandırmaya. Ben süpürmeyi keyifli bir iş olarak göremiyorum artık. Aylarca o başıbozuk mermer silme makinasıyla çalıştım. Ve ciğerlerimiz sökülerek öksürürken, makinanın çıkardığı toz yığınını süpürmek, ona bir parçanı kaptırmamak için zaman kazanmak demekti. Şimdi onlara bunu nasıl anlatabilirim? Anlatamam. Onca inşaatta çalıştığım halde duvarlardaki delikleri neden kapatmadığımı da anlatamam. Çünkü inşaatta 12 saat boyunca harç hazırladığım zaman onların gözündeki rütbem değişmiyordu. O zaman tek mesele ne kadar para aldığımdı bu işten.
Etraflarındaki tembelleri utandırmaya çok meraklı olan bu insanların ortak özellikleri çalışkan olmaları değil, iyi para almalarıdır ki bunu nasıl becerdiklerini hepiniz iyi bilirsiniz. Bir yuva yapmak benim de hoşuma gidecek eminim ama, zorunluluk ve ustanın emirleri altında değil.
Üstelik onlar, hayatlarında bir çatışmaya girmemişlerdir. Benim için bunu anlamak çok zor. Ama gerçek bu işte; onlar hep böyle yaşadılar. Uçurumdan düşerken tırnaklarıyla hayata tutunmak zorunda kalmadılar hiç. Yine de utanıp sıkılma belirtisi göstermeden bunun dersini verebilirler.
Bu kadar çatışmadan sonra nasıl sapasağlam kaldığıma şaşıyorum. Ama sapasağlam bir vücudu, çürümüş, hastalıklı deli bir ruh taşıyor. Eski bir savaşçının kanla kirlenmiş anı defteri hafızam. (Çitara hala sineğin peşinde)
Artık savaşmıyorum. Çünkü bunun mesleğim olmasından korkuyorum. Ve tabi bir de kuşak sorunu var. Önümüzdeki bir çok savaşma seçeneğinin, insanı gerçek bir savaşa çıkarmadığını anlayacak kadar yaşlandım. Yani o kadar hayatta kaldım. Vaktiyle nefret ettiğim eski savaşçılardan biri oldum. Onlardan tek farkım, savaşmak isteyenlere söylemek istediğim bir kaç sözümün olması.
İnsanlarla iletişim umudum olmadığı için evde oturuyorum. Onları o kadar iyi tanıyorum ki, açlıklarını o kadar kolay görüyorum ki artık, olur olmaz gülüyorum ve bu hiç hoşlarına gitmiyor. Bir de gönlüme dokunmayan şeyler yapamıyorum. Yersiz jestlere uyum sağlayamıyorum. Yapmacık olan herşeyi parçalayasım geliyor. Kalabalıkta hele, cinler basıyor. O kadar kayganlaşıyor herşey kalabalıkta.
Fakat bir sorun var. Böyle öfkelenmemeliyim. Pekala, madem herkesi kendi hikayesiyle kabullenmek lazım, o zaman öfkenin kaynağını kurutacağız. Ama kimse rahat durmuyor. Herkes avın acımasız ciddiyetinde. En azından ısırması gerek. Ve mümkünse yemesi. Karşı cinsten olanların kesinlikle bir oynaş çekmeleri lazım. Bütün bunlar köpeklerde de var ve onlar yalan söylemiyorlar. Konuşamadıkları için belki. Ama gizlemiyorlar ve süslemiyorlar da. Bunu çok rahat yapabilirler oysa. Kıvılcım için çok kolay ama yapmıyor. Endülüs aslanı denilen soydan, zarif bir prenses Kıvılcım. İçtenliksiz sevgi gösterilerine asla papuç bırakmıyor. Serseri Bern dağ köpeklerinden ve galiba bu yüzden bahçe çiti altından tünel kazıp firar ediyor sürekli. Henüz bir yavru ama özgürlük tutkusu güçlü bir hayvan. Onlara yiyecek birşeyler verdiğinizde değil, oyun oynadığınızda dost olabilirsiniz ancak. İnsanlarla öyle mi ama? Konuşabildiğimiz için bol bol yalan söylüyoruz, gizliyoruz ve süslüyoruz. Bu yüzden bizimkilerle pek sıkı fıkı olmak istemiyorum. Ve doğru olanı yaptığımın farkındayım.
Ama bu irade yoksunluğu öldürücü birşey. Sefaleti tercih ediyorum ve zamanla bu bir tercih olmaktan çıkıyor. Bütün sorumluluklardan uzak, yalnız, hareketsiz ve sarhoş yaşamaya çabalıyorum.
Kadınlar artık bütün estetik değerlerini yitirdiler benim için. Böylece, çok eski bir savaş da son bulmuş oldu. Kolayına mı kaçıyorum bilmiyorum ama heralde annemden başlıyor şanssızlığım. Ormanda kaybolmuş bir kurt yavrusu gibi vahşi benliğimi koruyarak büyüdüm. Kadınları, onlarla sevişerek tanıdım, sütlerini emerek değil. Neyse ki parçalamam gereken bir aile falan yoktu ortada. Annesiz büyümek, insanların aile kavramı karşısındaki güçsüzlüğüne karşı beni aşıladı. Evet, artık bu savaş bitti ve kafam rahat.
Güdüsel bir hastalık mıdır, nedir bu aşk denilen? Bir tek ondan korkuyorum. Ama tekrar tutulacak olursam (ki bu iradesizlik gözlerimde görünmekle kalmıyor, kokuyorum da. Kadınlar tiksinir bu kokudan) bu bilgiyi aklımdan çıkarmamalıyım; insanlar gözleriyle de yalan söylüyorlar artık. Yalanın hükümranlığına hergün biraz daha giriyor bu dünya.
Kadınlık denilen kavramı yeni yeni anlıyorum. Onca zaman, iltifat ede ede kendi yalanlarımıza kandığımız bu yaratıkla hesaplaşmaya giren kadınlar da var ve ben sadece onlarla gösterebiliyorum konuşma cesaretini.
Artık savaşmıyorum, çünkü bunun mesleğim olmasından korkuyorum dedim ya... bırak savaşmayı, kalp atışlarım için bile enerji harcamak istemiyorum. Etrafımdakiler bunun tembellik olduğunu düşünüyorlar, bense hayatımın en üretken dönemini yaşadığımı hissediyorum.
Ama diğer yandan, toplumun en ilkel dürtülerini içimde taşıyorum hala. Erkeklik... Kadınlık tarafından üretiliyor. Anne oğlunu taş gibi bir erkek olarak hayata katıyor. Oğlan annesine benzeyen bir kız buluyor ve babasını tekrar ediyor. Kızı herkesten kıskanıyor. Kız, bu tutkulu ve paranoyak isteyiş karşısında kendinden geçmiyor tabi. Nihai hedefi asla unutmuyor; bir yuva kuracak, üreyecek ve erkeği o yuvaya bağlamak için kıskandırmayı da ihmal etmeyecek.
Artık bütün bu numaralar sıkıcı geliyor. Bu basit insani dönüşümü politize etmek istemiyorum. Mümkün mertebe mastürbasyon yapıp, içimdeki o aptal enerjiden ve onun bulaştırdığı kadın hastalıklarından kurtulacağım. Hayat güllük gülistanlık olacak. Politize etmek istemiyorum ama herkesin becerebileceği birşey bu. Bütün erkekler ve kadınlar bunu kolayca gerçekleştirebilir. Cinsiyetsizleşme...İnsan olmanın son aşaması. Ulaşabileceğiniz en temiz manastır, en çilekeş dergah. Çıldırış...
Birşey uğruna savaşmak için onu tutkuyla sevmek gerek. Eğer bu sevgi sıradanlaşırsa o savaşın dışına çıkmak gerek. Benim, tutkuyla sevip, uğrunda savaştığım kanısına kapıldığım şey insandı. Bu sevgi sıradanlaştığında, maskemi çıkarıp divana kuruldum. İçimde divan kuruldu. Benim için değeri olmayan herşeyi bir kenara bıraktım. İnsanın (hem de en seçilmişlerinin) yağmacılığını da o zaman gördüm. Onlar kenara bıraktıklarımı, kenara bıraktıklarım da beni yağmaladılar. Salome yine yaptı yapacağını; varımı yoğumu elden çıkarmışken yok pahasına satıldım hergün yeniden kurulan pazarda. Hergün biraz daha ucuza.
Ve bitmedi lanet olası, sürüyor hala. Ama savaş çoktan değiştirdi biçimini. O da sürüyor.
Artık o büyülü sözcük kalbime su serpmiyor. İnsan denilince, o vicdanlı ve onurlu yaratık gelmiyor aklıma. O hepimizin hayran olduğu, evrenin biricik merkezi değil artık. Vicdansız ve onursuz bir yaratığa dönüşüyor insan, gün geçtikçe. Bu dönüşüm çok rahat gözlemlenebilir gündelik hayatımızda. Dahası, kendimizde de görebiliriz. Elbette başka türlü bir göz istiyor bu dönüşüme bakmak. Ne olur bu son durak olsun diyerek, yorgunlukla vardığımız kendi yapaylıklarımızla mücadele, insan gözünün bu evrimi tamamlamasına yetmiyor. Savaş, daha da şiddetlenerek sürüyor. Kendi dışında da görmekten korkmaz ve onunla da vicdansız, onursuz bir varlık olduğunu yüzüne haykırarak sürdürürsen it dalaşını, işte o zaman göreceklerinin kahrına dayanacak bir göz istiyor savaş. Ben kendimi masum gördüğüm için insanı masum görüyordum. Şimdi hayattan başka bir rol kapıyorum; masum olmadığım o kadar aşikar ki... kötü biri olduğum bile söylenebilir. Çünkü bu oyunu sürdürmüyorum. Yalancılara yalancı demeyi, onursuzlara onursuz demeyi başarabiliyorum artık. Eskiden sadece onurlu insanlara bakardım; devasa çoğunluğu gözden kaçırmışım.
Savaş meydanlarından uzağa, onların ve oyunlarının ta içine düştüm bir sürek avında. Yaralıydım, soluk almak istiyordum sadece. Biraz soluk almak... Oturduğum yerden kalkamadım.
İnsan için açtığımız defteri kapatana kadar. Ve işte şimdi onu yapıyoruz. Bu iş bittiğinde, kalemimi kırıp ruhumu doğaya teslim edeceğim. Çünkü doğanın dilini duyabilmek için yazma ihtiyacınızın ortadan kalkması lazım. Hazır sayılırım. Artık insandan hiçbir şey beklemiyorum. Onun araçsallaştırılmış aklından zerre kadar umudum yok.
Ve bu oyunun (nasılsa gelmiş bulunduğumuz) bu son sahnesinde, söylenecek herşeyin kıymetsiz olduğunu, ben de en başından biliyorum. Kendime biraz zaman verdim. Ve sonuna geldik. Dünya katlanılabilir bir yer değil. En genelinde insan, kötü bir yaratıktır. Sahiden de 7'den 70'e cehennemliktir.
Haberler böylesine iç karartıcıyken, giderayak birşeyler demek istiyor insan, bütün kıymetsizliğine rağmen. İçimde birşey kalmasın diye söylüyorum. Gerçek özgürlük diye bir derdim var benim. Bayağı toplumsal törenlerinizin katlanılmazlığı buradan geliyor. Gerçek bir özgürlük, onun sadece düşsel tasarımı bile, bu boktan değerler dünyasına düşman olmaya yeter. Ama bu düşmanlığı neden benimsediğinizi unutmamalısınız.
Sistem diye birşeyin bütün kötülüklerin anası olduğunu, ama insanın sadece bir kurban olduğunu söyleyenlere dikkat edin. Sizi kurbanlık bir koyun gibi mideye indirmeye hazırdırlar. Çünkü adına sistem ya da başka birşey dense de bu meret, somut insanların ruhları ve vücutları olmadan gerçekleşemez. Dincilerin şeytanı, dinsizlerin sistemiyle yer değiştirir. Vaadedilmiş topraklar, vaadedilmiş gün olan devrimle. Kötülük her zaman dışarıda bir yerdedir. İnsan, yaptığı putlara önce tapar, sonra da onları taşlar. Bu da bizde ilerleme yanılsaması yaratır. Kötülüğü insanın dışında arayanlar, genellikle idealist, güzel şeyler düşünmekle dünyanın güzelleşeceğini sanan gençlerdir. Ortayaş bunalımı dedikleri ise, yalnızlaştırıldıkça, insan kavramındaki bu dönüşümle yüzyüze gelenlerin ortak hastalığı. Benimkisi de öyle birşey olsa gerek. Ve kendime o şansı vermemeliyim; yaşlandıkça insanlardan nefret edenlerden olmamalıyım. Bu işi bitirmeliyim.
Aklımı karıştıran bir teori falan yok; teoriyle ilgilenmiyorum. Sadece kendisiyle ilgileniyorum hayatın. Aklımı karıştıran şeyi orada buldum; dervişlerde. Eğer insanlara (geçmişte yaptığım gibi) bir devrim falan önerecek olsaydım, bu işe soyunanların kendilerini değiştirmelerinden başka birşey içermezdi. Asla gelecekte bir gün değil. Asla düşmanını değiştirmek falan değil. Ona isyan etmek, direnmek ve bağımsızlaşmak. Kopmak. Cesetlerin, harabe şehirlerin üzerine dikilen bayrağın renginin değişmesi değil devrim. İlk hesaplaşma, sistemin bizi de içeren ahlakıyla. Ama dediğim gibi, birşey önerdiğim falan yok. Birşey önerenler dahil, herkesi anlayabileceğimi sanıyorum. Şu an durdukları yer itibariyle, herkes mevcudiyetin bir parçası. Herkesi kendi hikayesiyle kabullenebileceğimi, kabullenmem gerektiğini düşünüyorum. Benim hikayem kimseninkisinden daha önemli değil. Çünkü benim devrimimin (ne olursan ol yine gel)le daha fazla alakası var proletaryadan. Putlara tapmayı da onları taşlamayı da bıraktım. Eğer taş atmayı hala sürdürüyorsam, bu, adaletin şu anla ilgili somut bir kavram olmasıdır. Beni avlamak, yemek, ısırmak, tadıma bakmak, nesneleştirmek için düşman kabul edenlere taş atmayı sürdüreceğim.
Timor Adası'nda savaşçılar düşmanlarını yenip bunların koparılmış kafalarıyla geri döndükleri zaman, birtakım uzlaşma törenleri yapılır; bu âdet, böyle bir seferin önderi olan adamı üstelik birtakım ağır yasaklara bağlı kılması bakımından özellikle önemlidir. "Yenenler utku kazanmış olarak geri döndükleri zaman düşmanların ruhunu barıştırmak için kurbanlar verilir; bu yapılmazsa savaştan dönenlerin yanına yaklaşanlara kesinlikle bir zarar gelir. Bu ayinde dans edilir, şarkı söylenir, bu şarkılarda öldürülen düşman için yas tutulur ve ondan af dilenir: "Kızma; çünkü senin başın burada bizimle birliktedir; oysa biz daha şanssız olsaydık, şimdi bizim başımız senin köyünde sergilenecekti. Bu kurbanı seni yatıştırmak için veriyoruz. Niçin bize düşman oldun? Dost kalsaydık daha iyi olmaz mıydı? O zaman senin kanın akmaz, başın kesilmezdi" denir. (Freud, Totem ve Tabu)
.....................
Militta ve Anaidis tapınaklarını görmeden öleceğiz. Çok şanssız bir kuşağız biz. Tanrım, bunu bir de yabanıllık diye adlandırmıyorlar mı! Deliriyor insan! Tabi tekeşliliğin kanlı bir şekilde diri tutulduğu islam toplumlarıyla kıyaslandığında, bunlar kulağa hoş bile geliyor. Ve bizim de marksistlerden diğer toplumsal saflara doğru uzatmamız gerekiyor silahımızı artık. İslam konusunda söz etmeden önce, din hakkında sözetmeliyiz. Din hakkında edeceğimiz her laf, müslüman arkadaşlarımızı da bağlar. Dinler inanç kurumları değildirler. Dinler büyük uzlaşı kurumlarıdır. Bu uzlaşı, başlangıçta bir peygamberin ya da azizin varlık sorunuyla ilgili arayışları etrafında kurulur. Göklerin hakiminden aldıkları yetkiye dayanarak yeryüzünde hakim olma hedefinde delicesine koşturan azizler, öne sürülen tanrının o günkü egemenler tarafından kabul edilebilirliğine paralel, yerlerini egemenlerin işbirlikçisi rahiplere, imparatorlaşan bir devlette de şeyh-ül islamlara bırakırlar. Her dinde bir muhalif, ezilen unsurun varlığı klasiktir. Ama bu ezilen unsurların arkasına saklayamayacağımız, daha Emevilerden itibaren imparatorluk eğrisine ulaşmış devasa bir devlet mekanizmasının ideolojisi olarak islam diye birşey vardır. Hem de hayatın bütün ayrıntılarına törensel müdahalelerde bulunan, hukuki, siyasi kurumlaşmalarla tamamlanan bir uzlaşı mekanizması. Çok temel sorular etrafında islamın ya da başka bir dinin ahlakını tanıyabiliriz. İslam ticareti nasıl görür? Cevap malumunuzdur, peygamber de bir tüccardı. İslam köleliği nasıl görür? İslam köleliğin kalelerindendir. Yeryüzünde bile adaletin ne demek olduğunu anlamayanlardan evrensel bir adaletten bahsetmelerini bekleyemezsiniz. İslamın içerisinde ticarete ya da köleliğe bayrak açmış oluşumların varlığı, koca islam tarihinin gövdesi olan imparatorluk ve devletleri aklamaya yetmez. Çünkü bu gövdede ancak Arap istilacılığına karşı islamla kendi doğa tanrılarını sentezleyen türk erenlerine-kocalarına ya da İran zerdüştlüğüyle sentezler geliştiren Hallac-ı Mansur'lara doğru uzanabildiğimizde ticaret, kölelik, devlet gibi kavramlarla mesafeli tutumlar buluruz. Tasavvufla ilgilenen arkadaşlarımızla her zaman böyle bir problemimiz oldu. Batıniliği anlamadan tasavvufu anlamanın mümkün olacağını sanmıyorum. Problemi içselleştirmek olarak batınilik işin içine girmedikçe, egemen olanla uzlaşma arayışları da bitmeyecek. Tasavvuftan sarayın katliam katipliğine evrilenlerle, buna kılıf uyduranlarla dolu tarih. Sadece Bedrettinler'le değil. Hatta Bedrettinler'in istisna olduklarını söyleyebiliriz. Babalarımızın anladığı anlamda bir islamla uzlaşma şansı yoktur. Uzlaşılabilecek bir islam ya da din yoktur hakikat ya da inanç namına. Bütün bu din diye çağırdığımız şeyler yazdılar kanlı insanlık tarihini. Anarşizmi inanç tüccarlarından, dinlerden uzak tutalım. Eğer ona inanıyorsak. Ona inanmak derken en azından, köleliğin ve ticaretin her biçimine karşı olmayı içeren bir inanmadan bahsediyorum elbette, tüccar babasından geçinirken okulda anarşistlik oynayan çocuğun hayallerinden değil.
Toplum dediğimiz nesnenin nasıl bir barut fıçısı üzerinde oturduğunu anlamak için bu karmaşaya dikkat edelim. İnsanlığın kan revan içindeki son bin yılında islamın, hristiyanlığın, yahudiliğin ve diğer kurumsal dinlerin rolü olmadığını söyleyecek bir yiğit var mı? Aynı tanrının kulları olduğumuzu söyleyen herkes, söylediklerini tekrar etmediğimiz için bu bin yıl boyunca bizi kılıçtan geçirdiler ve hala da geçiriyorlar. Ve tam da bundan bahsedeceğimiz sırada birileri bu otoritelerin hamiliğine soyunmaya kalkıyor. Nedenmiş! Tanrısına hakaret ediyormuşuz. Kimse sana tanrın şöyledir, böyledir demiyor. Aynı tanrı adına kaç milyon insanın kılıçtan geçirildiği soruluyor sadece. Benim senin tanrınla ne problemim olsun, sen ona inan, mutlu yaşa. Ben senin tanrından yetki aldığını iddia eden canlı insanlarla, onların kuklası olduğu otorite kavramıyla ve otoritenin ahlakıyla sorun yaşıyorum.
Ama öte yandan, din, sizi bazı soruları sormaktan alıkoyar ya da buna çalışır. Sizin bir insan olarak varoluşunuzu kavramanıza elinden geldiğince müdahale eder. Sizin adınıza verdiği cevapların devlet ve sınıfların varlığıyla böylesine örtüşmesi bir yana, tanrının varlığı yokluğu noktasında tartışmayı tutmasıyla da bunu başarmaktadır. Bilim, bütün putlaştırılmasına karşın tartışmaya apayrı renkler katmayı başarmış görünüyor. Bir kere eski tanrıların çoğu, dünyanın yaşı sorununda diskalifiye oldular. Tevrat'ın sözünü ettiği 10 bin yıllık hikaye (ki İncil ve Kuran da kabul etmişlerdir) eskide kaldı. Artık 4.5 milyar yıl için konuşuyoruz. Fakat asıl mevzu hala kapanmadı. O zaman neler oldu da biz insanlar, (bu devasa tarihin basit ve geçici yaratıkları) kendimizin bilincine vararak sorular sormaya başladık; bir tesadüften ibaret olup olmadığımıza dair. Yazının başında bahsettiğim tapınaklarda neler oluyordu biliyor musunuz? Sizin bugün aile dediğiniz yalan üzerine kurulmuş kurumun bütün ebedilik iddialarını çöpe atacak şeyler oluyordu. Evlilik öncesi genç kızların gönülleri kimi isterse onunla olacağı yerler buralar.