Sevişmişler. Çok yorgunlar. Bir cıgara daha sarıyorlar. Kırmızı ışık odanın duvarlarında dağılıyor, pervazlarda dilimlenip yolunu şaşıran sokak lambasının ışığıyla karışıyor. Müslüm Gürses çalıyor. Uzun hava çekiyor meyli meyhaneli bir şarkıda yine. Çocuğun başı kızın omzunda, saçları göğüslerine akmış kızın.
- Ben o'yum biliyor musun, İsa'yım.
- Aaaa... Sen iyice sapıttın ayol!
- Yok, gerçekten söylüyorum, İsa'yım ben. Bunu bilmen gerekir diye düşündüm.
- Bak, çoğu insan kendini böyle hayallere kaptırır, kendi olmak yetmeyince böyle büyük isimlerin ardına saklanır korkuyla. Sen öyle biri değilsin, çıkar aklından bunu.
- Hayır bu öyle birşey değil. Kimse duymasın bunu. Ama sana anlatmam gerek, yoksa nasıl herşeyimle senin olayım! Sadece senin bilmen gerek kim olduğumu. Bak herşeyi hatırlıyorum. Anlatılanların çoğu doğru, çarmıha gerdiler beni, zaten bütün olan biteni hatırladığım için ben eminim, sen istediğin gibi dinle. Ama senin dışında öğrenen olmasın bunu. Biz bir anlaşma yaptık babamla. Ve yeniden doğdum. Ve artık böyle bir hayat yaşamak istiyorum. Kim olduğumu duyduklarında neler olacağını bir düşünsene! Hayatımızı mahvederler. Kararlıyım, artık kahramanı oynamayacağım. Onların bana biçtiği rolü reddettiğim için yeniden geldim.
Bütün herşey babamla erdem üzerine konuşurken başladı aslında. Acımasızsın dedim ona. (Sürekli değişen sahne birden donar. Uzaklarda dağların arasında deniz görünmektedir. Bir köyde, bir evin balkonunda. Baba ve oğul konuşmaktadırlar. )
-Ne zevk alıyorsun bu iyi-kötü oyunundan! Onlara kendi ruhundan üfledin ama zerre kadar güvenmiyorsun.
-Madem onlara güveniyordun da neden çarmıhta baba beni neden bıraktın diye ağlıyordun o zaman! Bunu görüp anlayasın diye bıraktım seni. Ama hayır, hala aynı kafadasın. İnsan denilen yaratığı yaratırken biliyordum zaten neler olacağını, benim göreceğim birşey yok. Ama sen iyi seyret olan biteni. İnsana güvenmeyeceksin, çünkü yalancıdır. Herşeyi yalandır onun. Mesela ben hiç cennetten falan bahsetmedim. Eden Bahçeleri'ne bakıyordum yarattıktan sonra. Güzel olmuş deyiverdim Musa'yla gezerken. Sonra biliyorsun ne olduğunu, yüzyıllardır cennetle yatıp kalkıyorlar. Öldükten sonra, 'o kadar ibadet ettik kardeşim, nerde bu cennet' diye meleklere fırça çekenler bile var. Aptal yaratık! Kendini kandırınca beni de kandırdığını sanıyor. Ben hiçbir zaman onların manyakça kıyamet tasavvurlarından da bahsetmemiştim yazdığım kitaplarda. Hah! Yazdığım kitaplar diyorum hala! Masal kitabı gibi okuyorlar artık görmüyor musun? Kendilerine benzettiler o güzelim kitapları da. Kıyamet diyordum, benim aklımın ucundan bile geçmeyen bir saçmalıktı. Onlar uydurdular.
- Onca acı içinde boğulmuş kalmış bu zavallılardan ne yapmalarını bekliyorsun? Bir yokoluştan umuyorlar çareyi. Onlara öyle acılar, öyle tuzaklar hazırlıyorsun ki kısacık hayatlarında, acıdan çıldırıyorlar. Senin kurduğun çarkların karşısında öyle güçsüzler ki bir anlık bir patlamadan umuyorlar çareyi.
- Bu onların mayasında var. Onlar kötüyü ve çirkini istiyorlar. Herneyse, sadece bir oyun bu. Ölüp gidecekler kısa zamanda nasıl olsa. Madem herşey bitecek, onları hayata bağlamanın bir anlamı yok. Eğer onlara yaşamak için güçlü gerekçeler verseydim... İşte o zaman acımasız olurdum gerçekten. Ölüm gerçekten bir gaddarlık ve adaletsizlik olurdu o zaman. Ama onlara ölümsüzlük iksirini de veremem heralde, öyle değil mi! Tanrı tanrıdır, insan insandır oğlum. İnsan için zamanın bir sonu vardır. Tanrı için zaman yoktur. Bu ayrım öyle kolay da doğmadı. Ne savaşlardan geçtim de geldim ben. Binlerce tanrıyla savaştım vaktiyle. Nihayet insan benim sadece bir kişi olabileceğimi anladı.
- Seni insan yarattı aslında.
- Bu da bir çeşit anlaşma. Daha doğrusu yasa. İki taraflı oldu yaratım, hep öyle olmaz mı zaten! Ben de onu yarattım. Biz birbirimizi yarattık. Herşey benim elimde ama beni sadece insan yaratabilir. Ve insan beni yarattığı andan itibaren beni öldürmeye çalıştı. Nankör yaratık! Kendi görünümümü onlara vermekle ne büyük aptallık yapmışım! Vermezdim aslında, ama yasa buydu. Tek olmak istiyorsam, kendi görünümümü insana verecektim. Sonra ödedim bu aptallığın bedelini. Dünyaya inemez oldum artık. Deli herifler beni gebertecekler diye ödüm kopuyor, nasıl ineyim. Bakacak ki kendisi gibi birşeyim sadece... Sonra nasıl başedebilirsin onunla? Oracıkta çiğ çiğ yerler beni, en önce de bana inananlar yer. Ve sen insana güveniyorsun ha! Onu seviyorsun demek. Bana rağmen seviyorsun. Nankörlüğü şeytana vermiştim ama sana da bulaşmış.
- Sahiden ne istedin benden, niye beni yarattın?
- (Çok basit birşeyden bahsediyormuş gibi net) Sevecek birşeye ihtiyacım vardı.
- Neden bir arkadaş falan değil de bir oğul sadece? Hem annem neden uzaklarda hep?
- Anlamıyorsun. Senin idrakının cevheri az kalbinin cevheri çok kaçmış. Bu kadarını anlamalıydın. Gerçi anlamış olsaydın böyle edepsizlikler yapmazdın. Aklın ermediği için böyle anlamsız sorularla uğraşıyorsun. Söyleyeyim, çünkü böyle bir ilişki içinde ancak kendimi güvende hissedebilirim. Bir kadına güvenileceğini mi sanıyorsun sen? Bak Adem'in başına Havva'yı sardım hala uğraşıyor. Kitapta da yazdım, elma meselesini unutma adem, bu saçı uzunlara dikkat et dedim. Hala kadının hırsları için çırpınıp duruyor aptal, görmüyor musun! Eğer kendime bir kadın, yani bir kadın tanrı yaratsaydım, insanın başına gelenler benim de başıma gelecekti. Bir arkadaş da yapabilirdi bunu. Ölümsüzlük zor iştir evlat, çok can sıkıcıdır. Eğer kendime bir arkadaş yaratsaydım kesinlikle bana ihanet etmek zorunda kalırdı. İnsanların arasına karışmak senin aklını karıştırmış, bazen onlar gibi düşünüyorsun. Biz doğanın üzerindeyiz evlat, artık farkına varmalısın bu gerçeğin. Doğada olmayan o şey sadece bizde var. Ölümsüzlük. Sana da verdim onu, çünkü ancak bir oğul bana güven verebilirdi. Ne bir kadın ne de arkadaş yalnızlığıma ilaç olabilirdi. Güvenmiyorsan yalnızsın demektir evlat. Senin dışında herşey, yalnızlığıma çare olmak için gelecek ama bana ihanet ederek daha büyük bir yalnızlığın çukuruna atacaktı beni. Tanrı olmak kolay değil evlat, Tanrının oğlu olmak da kolay değildir heralde. Ama sana sabretmelisin falan demiyorum. Geçecek birşey yok ortada. Anlamalısın ve aslına bakarsan başka bir şansın da yok. Fazla da abartma durumu. Biliyorum, insanların arasına karıştığında, onlarla dost, arkadaş olduğunda ölümlü olmanın da ne demek olduğunu gördün aslında. Sevmek, ölümlülere has bir duygudur. Paylaşmanın tadını aldın ve şimdi bu iki kişilik hayat zor geliyor sana. Yalnızlık kolay iş değil evladım. Bunu senden daha iyi biliyorum. Ama abartma. Altı üstü ölümsüzlük bizim elimizdeki. Ölüm varolduğu için var ölümsüzlük. Biz de ölümsüzlük varolduğu için tanrıyız. Elimizde ölümlülerin kaderi var, evet. Ama onlar yaşıyorlar. Sen buna oyun deyip küçümsüyorsun ama ölümsüzlüğün sıkıntısına nasıl dayanılır sanıyorsun! Bana sorarsan kafanı öyle gereksiz şeylerle meşgul etme. Tamam, eskiden doğalcı bir üslupla yazıyordum, biraz sıkıcıydı programlar. Ama artık çok daha heyecanlı oldu. Çok hızlandı tarih. Hatta bazen insanlara tüyolar veriyorum, bunun bir oyun olduğunu anlamaları için. Durumu anlayan çıldırıyor tabi. (Bir kahkaha atar) Çıldırmayan birisini bulsam çok şey değiştireceğim senaryoda aslında. İzle biraz, kendini kaptıracaksın, emin ol.
(Yeni cıgaranın dumanı kırmızı ışıkta dağılıyor. Odanın duvarlarında böcekler geziyorlar.)
- O konuşmadan sonra herşey altüst oldu benim için. Babam beni kendi bencilliğine hizmet edecek herhangi birşey olarak mı yarattı yani! Herşey bu kadar anlamsız mı diye sordum kendime. Beni ilk defa dünyaya gönderdiğinde söylenenlere inanıyordum. 'Kurtarıcı İsa' diyorlardı bana ve ben de gerçekten insanları kurtarmak için dünyaya geldiğimi sanıyordum. Oysa babamın oyun tutkusunun, şeytanla oynadığı kumarın bir kurbanıymışım sadece. Kurtaran olmanın gururunu istemiyordum gerçekten. Herşeyin sorumlusunun şeytan olduğunu sanıyordum o zamanlar ve insanlar şeytanla savaşı kazansınlar istiyordum. Bu savaş artık bitsin, zulüm ve sömürü sona ersin diyeydi herşey. O gün Golgota'da farkettim birşeyin ters gittiğini. Ve bak şimdi dünyaya; o savaş hala sürüyor. Zulüm ve sömürü eskisinden daha beter. Kurtarıcı İsa öldü. Onu sadece sevecek birşeyi olsun diye yaratmış babası. Sevgi ölümlülerin işidir dediği zaman aslında konu kapanmıştı benim için. Bir de benden sevgi istiyordu. Bunun gerçek bir sevgi olamayacağını söylüyordu diğer yandan. O insanlara oyunlar yazarak unutmaya çalışıyor içine girdiği oyunun saçmalığını. Onun içinde koşturup durduğu da nafile bir oyun aslında. Ne yapacağımı biliyordum artık. O da anlamıştı karar verdiğimde. Demek sen de bana ihaneti seçtin! Demek sen de insanlarla aptallığı paylaşmaya karar verdin. Maria Magdalena'yı tekrar dünyaya göndereceğim dedi. Ben kapıyı çekerek çıktım.
- Bir dakika dur bakalım! Tanrı şimdi bizi mi izliyor yani.
- Onun tek yaptığı şey bu zaten, insanları izliyor.
- Hayır yani şu an çıplak olduğumu görüyor mu? Üstümü örtsene be adam! Elin herifi her tarafımı görmesin. (Gülüşürler)
- Doğru konuş, o benim babam!
- Yani gerçekten burada olan biten herşey onun kontrolünde mi? Yani her söylediğimizi duyuyor mu gerçekten? Yoksa onları zaten o mu söyletiyor?
- O kadar şeyin içinden sadece bunu mu merak ettin! Siz kadınlar, gerçekten onun dediği kadar varsınız.
- Hadi ordan şapşal! Kim olduğun umrumda değil. Benim erkeğimsin ve hiçbir yere gidemezsin! Bu kadar tamam mı! İster tanrı ol, ister İsa! Gerçi bana Şeytan'ın ta kendisisin gibi geliyor ama... (Yastığı çocuğun kafasına vurmaya başlar.)
- Ben sana Tanrı'nın oğluyum diyorum sen bana benim erkeğimsin diyorsun! Adam haklı gerçekten, sizin gözünüz dönmüş!
- Bizim değil aşkım, benim gözüm dönmüş! Sana aşık olduğumda kim olduğunu bilmiyordum. Şimdi umurumda mı sanıyorsun! (Duralar.) Gerçekten şimdi biz yok muyuz yani eğer herşey onun istediği gibi oluyorsa?
- Ben de bunu görmeye geldim. Var mıyım, yok muyum! Varolduğuma inanıyorum. Eğer varsam, benim olduğum yer, benim dışımda hiçbirşeyin olmadığı yerdir. Yani eğer ben varsam, benim bir kaderim yok demektir. Eğer yoksam, bir kaderin kuklasıyım... Önceki gelişimde olduğu gibi. Hatta artık ölümsüz olup olmadığımı bile bilmiyorum. Belki babam kaçışımı beni ölümsüzlükten kovarak cezalandırmıştır. Eğer bunu yaptıysa, bana çok büyük bir ödül verdi demektir. Seninle birlikte ölebileceksem, seninle birlikte yaşamamı ne engelleyebilir! Ama ölümsüzlüğüm sürüyorsa, Olimpos'a zincirlenen Prometheus'tan bir farkım kalmayacak. Birgün gideceksin ve yokluğun her gün bir kartal gibi ciğerlerimi deşecek. (Kız susturmak ister gibi dudaklarına sarılır. Çenesini, boynunu, yüzünün her ayrıntısını öper, öper...)
- Şimdi biz bunu arkadaşlara da mı söylemeyeceğiz?
- Ne diyeceğiz birtanem? Yoldaşlar, tanrı yok ama ben onun oğluyum mu diyeceğim! Bırak insanlar tanrının olmadığını düşünsünler. Bu kötü birşey değil. Ben onun oğluyum ve ben bile kabullenemiyorum oynadığı anlamsız oyunu. Eğer tanrının olduğunu öğrenirlerse korkuları akıllarında ve kalplerinde hiçbir ışık bırakmayacak. Hem ben ne diyorum sana! Kimse öğrenmeyecek benim kim olduğumu. Düşünsene ne olur duyulursa!
- Düşünüyorum... Herşey çok kolay olur aslında. Tanrının oğluna kim karşı çıkabilir ki! (yatakta ayağa kalkıp bağırmaya başlar) Kulağı olan işitsin! Zenginler! Ne devenin iğne deliğinden geçmesine gerek var, ne de sizin cennete girmeniz için aynı zorluğu çekmenize! İhtiyacınızdan fazla olan ve kasalara kilitlediğiniz bütün o serveti unutun artık. O servet, artık herkesindir! Devletler! Siz kim oluyorsunuz da insan hayatı üzerinde terör estiriyorsunuz! Lağvolun hemen! Tanrının oğlu eşitlik ve özgürlüğü emrediyor! Aşkın ve sevginin, paylaşmanın ve saygının, sonsuz barışın vakti geldi! Kırın atın silahlarınızı! Hayatınızı kaplamış bütün o saçma oyunlara bir son verme vakti, altınçağın vakti geldi! Devrim... (bir mitingde ajitasyon çekermiş gibi elini kolunu sallayarak konuşurken, çocuk elini silah gibi yapıp kovboy gibi ateş eder, kız tekrar yatağa düşer) Evet, sonu böyle olur aslında. İki kelime etmene bırakmaz, tanrının oğluymuşsun diye bakmaz alnından mıhlarlar adamı. Yani tanrıyı da arkana alsan yetmiyor. Bu ne tuhaf bir savaş! Sadece basit insani değerler yaşasın diye ne çileler çekiyoruz. Herkesin çıkarına olan bir eşitliğe karşı nasıl da düşman herkes. Özgürlüğün lafı bile yetiyor tüylerinin diken diken olmasına insanların. Nasıl korkuyorlar onun çağrıştırdıklarından bile. Oysa ki hep hayalini kurdukları şeyler o korktukları. Onlar hayalini kurdukları şeylerden korkuyorlar, çünkü güzel şeyleri hayallerin sandığına kilitliyorlar. Hiçbir gün açılmayacak bir çeyiz gibi. Soluyor, çürüyor orada. Birgün açtıklarında sandığı, bunun için mi diyorlar yıkıntılar içinde... Bunun için mi battık onca kire. Bunun için mi çirkinliğe boyun eğdik onca zaman! Ve sonra daha çabuk ölüyorlar o yıkıntılar içinde.
Ama belki gerçekten de daha kolay olurdu insanlar senin tanrının oğlu olduğunu öğrendiklerinde.
- Hiçbir şey olmazdı. Dünyaya önceki gelişimde olmadığı gibi. Saralıyken onlardan daha aşağı birşeydim. Çarmıha gerilince de daha yukarı birşey oldum. Beni bir insan olarak görmediler. Onlar put pazarında müşteri olmaya devam ettiler. Beni de kahramanlaştırıp attılar başlarından. Hep beni bekliyorlar ya... Eğer öğrenirseler geri geldiğimi, beni yok ederler. Bütün dünyadan insanlar akar buraya, eline mum alan gelir. Sonra hadi mucizelerini göster diye tuttururlar. Suyun üzerinde yürüyemezsem, ölüleri diriltmezsem yüzüme bile bakmazlar, küfürler savurup çeker giderler. Ya da boğazıma sarılırlar. Herşey olduğu gibi sürer gider, anlıyor musun?
-(Kız korkuya bulanan ve yavaş yavaş titremeye başlayan bir sesle sordu) Sen ciddi misin?
- Bir saattir ne anlatıyorum sana!
- Hayır, gerçekten bunu anlamamı bekleme benden! Bir adamı seviyorum ve aradan aylar geçtikten sonra onun tanrının oğlu olduğunu öğreniyorum! Bu... Bu saçma değil mi! Yani ben tanrı diye birşeyi kabul edemem anlıyor musun! Ben sıradan bir insanım ve bugüne kadar hayatımdaki herşey sıradandı. Şimdi çıkıp bana ne diyorsun! Ne yani, aşık olduğum adamın bir şizofren olduğunu mu düşüneyim şimdi? Yoksa onun tanrının oğlu olduğunu mu!