NİHİLİZMİN ERDEMİ


(derviş ve anarşist buluşması) kasım 2005

Çıkarlarımızı hayatımızın amacı olarak koyan liberalizmi çağrıştırsa da nihilizm kara mizahın ve ironinin felsefesidir. Sefaletin felsefesi oluyorsa ironinin neden olmasın?

İroni, iletişimsel varlık savaşımızdan da başka bir şeydir. Hayatın amacını aranırken gücünü yitirmeyen ironi erdemdir. İnsan çıkarları için yaşamaz. Ölümün katı gerçekliği bütün çıkarları anlamsız kılar. Doğunun bilgeliği budur işte. Ve bu nedenle özneldir. Yani subjektivisttir. Nesnelci batı felsefesinin karşısında başka bir damar olma hakkı buradan ileri gelir. Doğunun sorunu bilgi değil aşktır. Ve aşk metafiziktir. Aşkın bilimini insan hayatının amacına uygular. Bilgiyi anlamsızlaştırır. Bu yüzden çizgisel zaman kavrayışı içine sıkışmaz. Hakikat, aşkınlıkla erişilen bir çıta haline gelir. Aşkınlık isyanın duygusudur. İsyan, aşk, metafizik, üçboyutlu zaman, öznelcilik, aynı ağacın dallarıdır. Ve bu ağaç, Ortadoğu’da, Hindistan’da, Çin’de ve Himalayalar’da yetişmektedir. Tıpkı Yunanistan’da ve Paris’te, Alman okulunda yetişen ağaç gibi başka bir iklimde soluk alabilir. Gerçeklik, bütün bu iklimlerin kendi koşullarına özgüdür. Gerçeklik değişkendir. Diyalektik, gerçekliğin de göreli ve değişken olduğunu anladığında kendi potansiyelini açığa çıkarabilir. Diyalektiğin bir kavrayış zenginliği vardır elbette. Bu kavrayış zenginliği monizmin öznelci yöntemine ulaşana kadar insanı taşır. Tıpkı öncesindeki ilkel metafizik gibi. Burda sözünü ettiğimiz metafizikle ilkel metafizik arasındaki farkı koymak lazım. Aynı sürecin parçaları olmadıkları için niteliksel fark gösterirler. Aradaki diyalektik süreç, iki metafiziği birbirinden ayırır. Aşk denilen şeyin metafiziği geride bıraktığımız yüzyıllara yayılmış derviş külliyatının da mirasıdır. Aşkı epistimolojik bir varlık olarak ele alan diğer bütün çalkantılı duygu ve düşünceleriyle bugün köklerine baktığımız derviş, tarihsel rolünü evrensel bir mantıkla kurmuş diyemeyiz. Çünkü Kanuni’nin kankası olan dervişler de var. Daha doğrusu, Türklerin yurt bulmak için Horasan’lardan yola çıkış ve Anadolu’da devletleşme sürecinin motor düşünsel dinamiği, Ahmet Yesevi’nin yetiştirip gönderdiği bu kuşaktır. Ama bizim aradığımız şey zaten altın kadar kıymetli olduğundan, sözü burada bırakmayalım. Teorik olarak dünyada o düzeydeki ilk komünal isyanlardan biridir mesela Şeyh Bedrettin Hareketi. Goodwin’in köklerini nasıl merak ediyorsak, onun da köklerini merak etmeliyiz. Bu durumda, -ne tanrı, ne devlet- sloganını atarken, bunu Atatürkçü Düşünce Derneği ağzıyla atarsanız bir sorun var demektir. Postmodernlerden de öğrenilecek birşey var. Modernliğin vahşiliğini deşifre ettikleri için ilgiyi hakediyorlar. Aşkın metafiziği derken belki de Nietzche’nin hocası bunu söylemek istemiş olabilir. Ne tuhaftır ki özellikle Nietzche soğuk Avrupa ikliminin karakteridir. Ama ulaştığı yöntem doğu çöllerinin ve bozkırlarının yöntemidir. Bunu da bilgiden aşka giden gemi olarak görebiliriz. Velhasıl yollar açıktır, kapalı değil. Arayış ve cesaret yitmedikçe mesafe de katedilebilir. Nitekim Nietzche, kendi yazdıklarında geçen ermiştir aslında. Bu yüzden aynı kişi modernizmin de ilk eleştirisini sunmuştur.

Buna karşılık doğu adına söz alan ve kendine bilge havası veren piyasa adamları var. Doğunun diyalektiği mantığa aczini gösterirken ve sonrasında hakikatin izini sürerken bir yol izler. Ve bu yolun hiçbir santimetresinde demagojik saçmalar yoktur. Bu, doğu felsefesine ipotek koymaya kalkan budist merkezin yarattığı bir gelenektir ve amacı herhangi bir kurumsal dinin sahip olacağı bayağı amaçlardır.

Oysa yukarıda sözünü ettiğimiz monizmin öznesi bireydir.

Çünkü amacı aşktır. Mevlana’nın ‘aşk teşkil eder bütün inançların özünü’ sözünün anlamı budur. Ve batının kutsal kitabı bilim aşkı açıklayamaz. Çünkü o sözcük başka bir dünyaya aittir. Ben bunları söylediğimde karşıma kurumsal dinlere ve islama yönelik kalkanların çıkacağını biliyorum. Oysa bu sözcük (aşk) hem islam hem de kurumsal dinlerin hepsi tarafından asıl tehlikeli düşman olarak tanımlanacaktır. Çünkü onların iktidarını asıl sarsan, İsa gibi Agora’yı dağıtan söz budur. Agora’yı dağıtan İsa gerilladır. Gerilla piyasayı dağıtır. Hem insan ilişkilerinin pazara çıkarılmasını hem de emek ürünlerinin piyasaya çıkarılmasını, yani bütün olarak piyasa türünden bir insan ilişkilenmesini hedef alır. A.Arif’in sözünü ettiği ‘cihanın ilk gerillası bu yüzden belki de Spartaküs değil İsa’dır. Tabi yukarıda sözünü ettiğimiz kalkanlar bu işin içinde bir hristiyanlık propagandası yattığını düşünerek, ve belki de bir kiliseye hizmet ettiğimizi hayal ederek yeniden ayağa kalkacaklardır. Mevlana’dan alıntı yapmakla da mevlevi olmak icabedebilir. Yüreklere kurulan tahtların ne kadar temiz kalabildikleri kuşkuludur. Ama bu filozofları yani batının filozoflarını peygamber haline getirmekten farksızdır. Sadece bu peygamberlere duyulan ihtiyaç daha azdır doğudan. Doğruyu söylesinler yeter. Nasıl yaşadıkları pek de önemli değil. Maddeye duyulan aşkı eleştirmek yetmez. Maddeye duyulan aşkı bir çöl yolculuğu, bir halvet, bir ölüm orucu ile kepaze etmek gerekir. Ölüme antipati ilkesi eksiktir elbette doğuda ve batının (bunu korkak duygularından ötürü yaratsa da) belki de en erdemli olduğu an bu ilkeyi uyguladığı andır.

Derviş ve anarşist tam bu noktada iki ayrı damardan birbirlerine bakar. Derviş ukelalık etmez ama, anarşist o malum batı merkezciliğin verdiğini düşündüğü tepeden bakma hakkını kullanır. Yine de anarşist yola çıkmış ve arayış içinde olandır, dervişin kapısını çalması muhtemeldir. Bir buluşma elbet muhtemeldir. Anarşist hala gösteri ve politika alanından çıkmamıştır fakat. İsyanı kendi onuruna saygının gereği olarak yerine getirme fikrine hala politika alanının popularite kültüründen dolayı ulaşabilmiş değildir. İç devrimi tamamlanmamıştır. Ve dervişin yolculuğu ise diyalektik evresinden geçmediği için metafizik bir sürecin yetersizliğini taşır. Yine de anarşist daha çatışmalı bir alandadır. Kendini tekkeye kapatmaz ve halkla helak olmuştur.

Bir buluşma nerede gerçekleşebilir derseniz bu iki tarihsel kahraman arasında, bunun cevabını bulmanın hiç de kolay olmadığını kabul etmeniz gerekir. Bu yazının bakışı, anarşistin dervişe bakışını yansıtır. Belki de bu gördüğümüz, tarih yazınının bize sunduğu binlerce seraptan sadece birisidir. Yine de dervişin erdemi, elindeki fenerle gece karanlığında yol alan ve bir insan arıyorum diyen filozof için altın madeni bulmaya benzer.

O insanı aramaya devam eden anarşisttir ve yolu yitirmedikçe dervişi bulması oldukça olasıdır.

Tıpkı nihilizmin anarşizmin bir parçası olduğu gibi tasavvufun da bir parçası olduğunu düşünmek mümkündür. Bu elbette saf bir otorite eleştirisi arayışına dayandığında tartışma yaratacaktir. Ama otorite karşıtlığını iyi yazmakla iyi yaşamak aynı şey değildir. Sufilerin anti-otoriter bir edebiyatları olduğunu söylemek mümkün olmakla birlikte, tetik, (yani olumlu veya pozitif, artık hangi dilden okursanız,) bir kavram arayışı içindedirler ve aşk olarak karşımıza çıktığında sımsıkı tutmamız gereken kavram işte budur. Dolayısıyla hayatın sunduğu çok biçimlilik içinde anarşizmin de tıpkı tasavvuf gibi yumuşak ve sert yanları olduğunu görmek zor değil. Dahası doğru teorinin yanlış pratiği, yanlış teorinin yanlış pratiğinden daha tehlikelidir, dejenerasyon demektir.

Böylesi bir buluşmanın, toplumsal kozmopolitik olarak ifade edebileceğimiz zemini de oluşmaktadır. Her göç ve iletişim hareketi yeni bir kozmopolitik sentez geliştirir. Zengin felsefi damarları olan kültürler kolay kolay silinmezler. Yenilip ezilirler ama yeni koşullarda, daha güçlü bağışıklık sistemleriyle yeniden doğarlar.

Dervişle anarşistin buluşma vakti yaklaşıyor.