MIZRAK

geçecek bu sonbahar çarpıntısı, bu ağrı
bu yosun tutmuş bakışlar
bu... geçecek

Kasımdı, hatırlıyor musun
Yağmurun ve güneşin birlikte oynaştığı bir sabah
Üsküdar motor iskelesinde
Çiçekçi çingenelerin hemen önünde
Hava napalm yüklüyken
İsrafil süruyla bir matem havası çalarken
ben dudaklarımı ısırıp bakışlarımı bütün anlamlardan soyundururken
sesimi karanlık bir kuyudan çıkarmaya uğraşırken
daha önce hiçbir usta katilin aklından geçmemiş cinayetler tasarlarken

sen hatırlayamıyorsun, pekala
o günü neden unutamıyorum ben?

Bana şiiri öğreten o şehre ne çok borçluyum
Namusunu geneleviyle koruyan o şehrin
Ölü çocuklar serpiştirilmiş sokaklarından
Kahırla sertleşmiş bir demir külçesi gibi geçtim işte
Güneş her sabah aydınlatsın, küsmesin diye
Militanlıktan öğrenilmiş bir gülümseyiş taşıyordum
kangren bağlamış vicdanına...
Duvarlarına ölü çocuk fotoğrafları
Bankalarına molotof taşıyordum

Ayaklarıma keder bulaşıyordu, fakat
geçtim işte, bir aşkı yolların şehvetine satar gibi alçakça

Elim şiir tutmuyor artık, çok korkuyorum
İşte bu tükeniş demek, işte bu bakamamak aynaya
‘Bütün yunuslar kıyıya vurdu’
‘Fesleğenler artık kokmayacak’
‘Çocuklar öksürük şurubunu keyifle içiyor’
demek gibi birşey bu; artık elim şiir tutmuyor
Fotoğrafına bakarken ağladığımı inkar etmek
Ya da çok bildiğin bir şeyi hiç bilememek artık
Kadrajdakinin canlanıp başka bir yere gitmesi sanki
Çok korkuyorum,
eski bir çizgi film kahramanı kadar, büyümüş çocukların

Bana bir sözcük söyle deseler tek şey var aklımda: mızrak
Evet, mızrak... o durultur beynimin fokurdayışını
Kalbimi sıkıştıran pistonu o çözer
Bileklerimi delecek mıh değil, çarmıh değil
Şakağımı sıyıracak mermi değil
Mızrak

Yeni bir kasım başlıyor
O şehirden çok uzak
Senden çok uzak

Ekim 2004
Parnassos