1- Çilek Meselesi
Ne çok şey yaptılar bizden
Çarpıcı reklam sloganları buluyorduk plazaların konforlu
Masalarında ve herkes bizi anlıyordu sanki
Akşamları dans pistleri, sonra belirsiz bir kadınla
Cihangir’in çatı katları ve sonra
Platon’un mağara alegorisi
Althusser’in ideolojik aygıtları hatta
Bazı kıtalarını unuttum ama biliyorum
Binbaşı Ernesto ölmedi daha!
Aslında o kadar da zor değilmiş para kazanmak
Seans odalarında akıp giden ekranlar
Matematiksel beceri, iyi koku alan bir burun
Ve hayatın gerçekleri
Tek bir filozof tanırım artık
Makyavelli bile değil, Prens’in ta kendisi
Sonra değil mi ki josephin’i de satın alır para para para
O zaman gör bak nasıl anlar herkes seni
O zaman herkes seni köpek gibi anlar!
ne çok şey yaptılar bizden
İstiklal’de sinyal çekiyorduk şarap için ve buruşan
yüzlerden bazılarını tanıyorduk liseden
reklamcı olmuşlardı ve artık ne şiir yazabiliyorlardı
ne de güzel sözler fısıldayabiliyorlardı sevişirken
ama bizim
şarabımız eksilmedikçe şiir akıyordu
dudaklarımızın kenarından, ekmeğe ihtiyacımız yoktu
beyin hücreleri mütemadiyen ölen insanlar
derdetmez ekmeği, deneyimle sabitledik
böyle de yaşanıyordu, gittikçe yavaşlayan bir zaman
uyutur endişeleri
hiçbir şey istemiyorduk
zaten veren de yoktu
ne çok şey yaptılar bizden
en yiğit, en çok okuyan, en aceleci, en insan olanlarımız
dağ çileklerinin arasında uyanmak istediler
sinyalci ya da reklamcı da olabilirlerdi
olmadılar, çünkü dağ çilekleri daha önemliydi
ve sanırım onlar daha iyi anladılar
onbirinci tez buydu, başka ne olabilirdi!
Gabar’da misket bombasıyla parçalananlar oldu
Çeçenya’da napalmle eriyenler
kent yalnızlığında parçalananlar ve eriyenler de oldu
dağ çileklerinin kokusunu bile duymadan
ne çok şey yaptılar bizden
dağlarda çilek yetiştirmeye kalkanlar da oldu
kıpkırmızı, kocaman, şeker gibi çilekler büyüttüler
hani şu pazarlarda satılan
Gabar ve Çeçenya’dakilere
Dergi köşelerinden onbirinci tez dersi verenler
Pek sevdi bu çilekleri
Bar köşelerinde körkütük yalnızlık tüccarları da
(ki yüzüne bakmazlar sinyalcilerin)
bütün mesele çileklerdi aslında
Dünya nasıl dönüyor sanıyorsunuz
Gözyaşlarımızın çevirdiği bir değirmen bu
Ufaladığı nedir taşları arasında?
2- Gönlümü Mitralyözlere Talimgah Yapan Çiğdem Kırağısı
‘sabır sermayesini muhabbet odu yaktı’
Yunus Emre
bir metaforla yanyana duramayacak kadar çirkin
ama siyah
yani gökkuşağının bile kontrastını bozacak kadar net ve parlak
hiç kazanılmayacak nice savaştan yorgun düşmüş
bu yüzden
en berrak sesinizi bile ona duyuramazsınız
gözlerinizi çivileseniz üstüne
bir boşluk anı bulamazsınız
aynı yatakta yatabilirsiniz
ama ona dokunamazsınız
zaten dokunmak da istemedim
çünkü tanrıyla özdeşleşmişti
öyle ki
onu betimlemek için ne zaman
sözle cem tutsam
zihnimdeki kelimeleri savurup uçuran bir tufan başlıyor
ele avuca sığmayacak kadar
değişken olmadı sureti
tanıdığım hiç kimsenin
ben ki kedilerle konuştum
geveze fareleri dinledim geceler boyunca
bu kadar zorlanmadım
bir sesi duymak için
işte şimdi
kelimeler, suretler, sesler
yitip gidiyor gönlümün ummanında
pusulasız gemiler gibi
yitip gidiyor güzel ve çirkin
uyum ve kaos
renk, ışık, perspektif
doku, uyak, metafor
zor kurban olduğum
bu sevda zor
Ben ki dağ çileklerinin kokusunu bilirim
reklamcılığa düştüğüm oldu
ayyaşlığa yükseldiğim
girdim neslime açılan bütün kapılardan
ve çıktım
kendi kapımı bulmak için
eşiğinde ölmek için
Yıllar var ki hayata
böyle acemi gözlerle bakmadım
yıllar var ki içimin tenhasını
aydınlatan bir ateş yakmadım
o ateş muhtemelen
tutuşturdu etimi
şimdi elim dokunmayı hatırlasa
gözlerim bakmayı
dilim söz söylemeyi...
yangın çıkacak uluorta
içimdeki ateş fışkıracak derinden
off... kalbim sökülecek yerinden
Kaçıncı gecedir uykusuz geçiyor. Ben nasıl saklayacağım bu gizi? Uykusuzluğum, gözümdeki nem, sesimdeki buğu ele vermeyecek mi? Elevermeyecek mi ellerimin titreyişi?
Ve her zaman ölümü kabullenecek miyim böyle? Kaçınılmaz yazgısıyla buluşan bir sufi gibi sakin, bir dram oyunucusunun ustalığıyla. Öyle ki, kendine bile hissettirmeden eridiğini.
Kısacık bir rüyada seslendim ona;’neler oluyor farkında mısın? O kadar yalnızız ki, buluşmamız dehşetli bir yıkım olurdu.’ Beni duydu mu bilmiyorum.
Gözlerimi açtığımda sis kalkıyordu şehirden. Yapay kasımpatılar ve tek tük kalmış tarla kuşları tanık oluyordu buna. Bembeyaz bir çiğdem gördüm, hala yaşıyor olması bir mucizeydi. Cansuyu gibi gümüş bir damla, gelen sabahla görevini tamamlamış gibi kaydı ve beklenmedik gürültüsüyle toprağa devrildi. Çiğdem onu kimbilir ne kabuslarla terlemişti.
Güneş çınar dalları arasından yükselirken, gazetem ve poğaçalarımla bir kır kahvesindeydim. Midem yeniden kasıldığına göre artık bir şeyler yemeliydim.
Kasım 2004