TARİHİN RAHMİNDE ÇÜRÜYENLERE

Ey ölülerle yarışanlar! Alın, bu zafer de sizin
hepinizin
gömütlüklerden geçerken üzerinize yığılan tozları
rüzgar silkeler, hiç derdetmeyin

Bu sizin kasabanız, illet dedikoduları onun, en sosyal aktivitesi
yaprak hışırtısıdır deyip geçmeyin
korku ağaçlarında soğuk ötüşlü kuşlar
gagalayıp dururlar
gagalayıp dururlar
kahkahası kıpkırmızı çocukların büyücek tutkularını

Bir ormanın göğsünden geyikler boşalır gibi
terkedip gitti ıslıklar dudaklarınızı
niye sanırsınız gözlerinizin boş bir tarafı var
epeyce bozuk sesinizin terazisi
ve bir yoksunluk yerli yersiz üşüten

Yağlı kırbaçların altında bizi bekleyenin
duru öfke olduğunu sanmayın
belki bir şaşkınlık, bir muziplik, anlamlarından soyunması kelimelerin
ilkgençler
yatakları mor sanırsınız ve yanılırsınız
neler çıkmaz ki karşınıza ilk seferinde
uyku, tiksinti

Çünkü apayrı bir zamanı vardır insanın
dilimlenmemiş
bir soluk daha yaşamak ister, yadırgamayın
yadırgamayın,
her sabah ölülerle aynı sofraya oturmayı kim ister
bir terslik yok mudur
putlar ve geometrik şekiller
tapulamışsa yüreğini, yok mudur bir ucuzluk
neden bulaşsın dilsizlere akşamüstülerin sararmış lekesi

Peki neden o kahreden yabancılık zehirlesin yüzümüzü iğrenç maskesiyle
ve neden cesur kahramanı oynayalım biteviye
bitesiye
(İçimizdeki anarşist neredeysen çık
içimizdeki kaçık neredeysen çık
sobe)

17 Kasım 1999 Levent

MIZRAK

geçecek bu sonbahar çarpıntısı, bu ağrı
bu yosun tutmuş bakışlar
bu... geçecek

Kasımdı, hatırlıyor musun
Yağmurun ve güneşin birlikte oynaştığı bir sabah
Üsküdar motor iskelesinde
Çiçekçi çingenelerin hemen önünde
Hava napalm yüklüyken
İsrafil süruyla bir matem havası çalarken
ben dudaklarımı ısırıp bakışlarımı bütün anlamlardan soyundururken
sesimi karanlık bir kuyudan çıkarmaya uğraşırken
daha önce hiçbir usta katilin aklından geçmemiş cinayetler tasarlarken

sen hatırlayamıyorsun, pekala
o günü neden unutamıyorum ben?

Bana şiiri öğreten o şehre ne çok borçluyum
Namusunu geneleviyle koruyan o şehrin
Ölü çocuklar serpiştirilmiş sokaklarından
Kahırla sertleşmiş bir demir külçesi gibi geçtim işte
Güneş her sabah aydınlatsın, küsmesin diye
Militanlıktan öğrenilmiş bir gülümseyiş taşıyordum
kangren bağlamış vicdanına...
Duvarlarına ölü çocuk fotoğrafları
Bankalarına molotof taşıyordum

Ayaklarıma keder bulaşıyordu, fakat
geçtim işte, bir aşkı yolların şehvetine satar gibi alçakça

Elim şiir tutmuyor artık, çok korkuyorum
İşte bu tükeniş demek, işte bu bakamamak aynaya
‘Bütün yunuslar kıyıya vurdu’
‘Fesleğenler artık kokmayacak’
‘Çocuklar öksürük şurubunu keyifle içiyor’
demek gibi birşey bu; artık elim şiir tutmuyor
Fotoğrafına bakarken ağladığımı inkar etmek
Ya da çok bildiğin bir şeyi hiç bilememek artık
Kadrajdakinin canlanıp başka bir yere gitmesi sanki
Çok korkuyorum,
eski bir çizgi film kahramanı kadar, büyümüş çocukların

Bana bir sözcük söyle deseler tek şey var aklımda: mızrak
Evet, mızrak... o durultur beynimin fokurdayışını
Kalbimi sıkıştıran pistonu o çözer
Bileklerimi delecek mıh değil, çarmıh değil
Şakağımı sıyıracak mermi değil
Mızrak

Yeni bir kasım başlıyor
O şehirden çok uzak
Senden çok uzak

Ekim 2004
Parnassos

çiğdem kırağısı

1- Çilek Meselesi

Ne çok şey yaptılar bizden
Çarpıcı reklam sloganları buluyorduk plazaların konforlu
Masalarında ve herkes bizi anlıyordu sanki
Akşamları dans pistleri, sonra belirsiz bir kadınla
Cihangir’in çatı katları ve sonra
Platon’un mağara alegorisi
Althusser’in ideolojik aygıtları hatta
Bazı kıtalarını unuttum ama biliyorum
Binbaşı Ernesto ölmedi daha!


Aslında o kadar da zor değilmiş para kazanmak
Seans odalarında akıp giden ekranlar
Matematiksel beceri, iyi koku alan bir burun
Ve hayatın gerçekleri
Tek bir filozof tanırım artık
Makyavelli bile değil, Prens’in ta kendisi
Sonra değil mi ki josephin’i de satın alır para para para

O zaman gör bak nasıl anlar herkes seni
O zaman herkes seni köpek gibi anlar!





ne çok şey yaptılar bizden
İstiklal’de sinyal çekiyorduk şarap için ve buruşan
yüzlerden bazılarını tanıyorduk liseden
reklamcı olmuşlardı ve artık ne şiir yazabiliyorlardı
ne de güzel sözler fısıldayabiliyorlardı sevişirken
ama bizim
şarabımız eksilmedikçe şiir akıyordu
dudaklarımızın kenarından, ekmeğe ihtiyacımız yoktu
beyin hücreleri mütemadiyen ölen insanlar
derdetmez ekmeği, deneyimle sabitledik
böyle de yaşanıyordu, gittikçe yavaşlayan bir zaman
uyutur endişeleri

hiçbir şey istemiyorduk
zaten veren de yoktu












ne çok şey yaptılar bizden
en yiğit, en çok okuyan, en aceleci, en insan olanlarımız
dağ çileklerinin arasında uyanmak istediler
sinyalci ya da reklamcı da olabilirlerdi
olmadılar, çünkü dağ çilekleri daha önemliydi
ve sanırım onlar daha iyi anladılar
onbirinci tez buydu, başka ne olabilirdi!
Gabar’da misket bombasıyla parçalananlar oldu
Çeçenya’da napalmle eriyenler
kent yalnızlığında parçalananlar ve eriyenler de oldu
dağ çileklerinin kokusunu bile duymadan

ne çok şey yaptılar bizden
dağlarda çilek yetiştirmeye kalkanlar da oldu
kıpkırmızı, kocaman, şeker gibi çilekler büyüttüler
hani şu pazarlarda satılan

Gabar ve Çeçenya’dakilere
Dergi köşelerinden onbirinci tez dersi verenler
Pek sevdi bu çilekleri
Bar köşelerinde körkütük yalnızlık tüccarları da
(ki yüzüne bakmazlar sinyalcilerin)

bütün mesele çileklerdi aslında







Dünya nasıl dönüyor sanıyorsunuz
Gözyaşlarımızın çevirdiği bir değirmen bu

Ufaladığı nedir taşları arasında?












2- Gönlümü Mitralyözlere Talimgah Yapan Çiğdem Kırağısı


‘sabır sermayesini muhabbet odu yaktı’
Yunus Emre







bir metaforla yanyana duramayacak kadar çirkin
ama siyah
yani gökkuşağının bile kontrastını bozacak kadar net ve parlak
hiç kazanılmayacak nice savaştan yorgun düşmüş
bu yüzden
en berrak sesinizi bile ona duyuramazsınız
gözlerinizi çivileseniz üstüne
bir boşluk anı bulamazsınız
aynı yatakta yatabilirsiniz
ama ona dokunamazsınız




zaten dokunmak da istemedim
çünkü tanrıyla özdeşleşmişti

öyle ki
onu betimlemek için ne zaman
sözle cem tutsam
zihnimdeki kelimeleri savurup uçuran bir tufan başlıyor
ele avuca sığmayacak kadar
değişken olmadı sureti
tanıdığım hiç kimsenin
ben ki kedilerle konuştum
geveze fareleri dinledim geceler boyunca
bu kadar zorlanmadım
bir sesi duymak için




işte şimdi
kelimeler, suretler, sesler
yitip gidiyor gönlümün ummanında
pusulasız gemiler gibi
yitip gidiyor güzel ve çirkin
uyum ve kaos
renk, ışık, perspektif
doku, uyak, metafor

zor kurban olduğum
bu sevda zor





Ben ki dağ çileklerinin kokusunu bilirim
reklamcılığa düştüğüm oldu
ayyaşlığa yükseldiğim
girdim neslime açılan bütün kapılardan
ve çıktım
kendi kapımı bulmak için
eşiğinde ölmek için

Yıllar var ki hayata
böyle acemi gözlerle bakmadım
yıllar var ki içimin tenhasını
aydınlatan bir ateş yakmadım
o ateş muhtemelen
tutuşturdu etimi
şimdi elim dokunmayı hatırlasa
gözlerim bakmayı
dilim söz söylemeyi...
yangın çıkacak uluorta
içimdeki ateş fışkıracak derinden

off... kalbim sökülecek yerinden












Kaçıncı gecedir uykusuz geçiyor. Ben nasıl saklayacağım bu gizi? Uykusuzluğum, gözümdeki nem, sesimdeki buğu ele vermeyecek mi? Elevermeyecek mi ellerimin titreyişi?
Ve her zaman ölümü kabullenecek miyim böyle? Kaçınılmaz yazgısıyla buluşan bir sufi gibi sakin, bir dram oyunucusunun ustalığıyla. Öyle ki, kendine bile hissettirmeden eridiğini.
Kısacık bir rüyada seslendim ona;’neler oluyor farkında mısın? O kadar yalnızız ki, buluşmamız dehşetli bir yıkım olurdu.’ Beni duydu mu bilmiyorum.
Gözlerimi açtığımda sis kalkıyordu şehirden. Yapay kasımpatılar ve tek tük kalmış tarla kuşları tanık oluyordu buna. Bembeyaz bir çiğdem gördüm, hala yaşıyor olması bir mucizeydi. Cansuyu gibi gümüş bir damla, gelen sabahla görevini tamamlamış gibi kaydı ve beklenmedik gürültüsüyle toprağa devrildi. Çiğdem onu kimbilir ne kabuslarla terlemişti.
Güneş çınar dalları arasından yükselirken, gazetem ve poğaçalarımla bir kır kahvesindeydim. Midem yeniden kasıldığına göre artık bir şeyler yemeliydim.



Kasım 2004

MÜLTECİ MONOLOGLARI

İçimde
hiç ağıt yakılmamış Kimsesizler Mezarlığı
ilk gecesinde kürtaj edilmiş ölü aşklar
alkole batırılmış program taslakları
çoğalmayan karanfiller kaldı bu gidişten
ve bir yol... her yere giden, Roma dahil
ama asla geri dönmeyen bir yol

- takma kafanı, sen hiç hancı olmadın zaten
becerirsin de her dilden gülümsemeyi
bu gözler, nereye gitsen yakışır adama
ama şiir yazmayı sakın bırakma

- bırakır mıyım hiç, o benim içime sığmayan memleketim
abartıyorum üstelik, astronot olmadık ya...
altı üstü mültecilik
O zaman... Elime bir çanta bile almadan, sersefil
Dünyanın her yerine giderim ben de
Roma dahil

Ocak 2004

RAPUNZEL İÇİN SAYIKLAMALAR

Mavi sis kalkıyor tarlalardan, mor ağaçlar dansediyor geride
yara yarayla sarılmaz, acı acıyla dindirilmez, çok geç öğrendim
yani kaçınılmaz, bu kan akacak
ne içerde, ne dışarda
çektiğim hasret sana layık olmayacak
bir saban gibi bu mayın tarlasında
daha çok sürüneceğim...

Böyle mi bitiyordu destansı aşklar, emin misin
Herkes ölecek, perde kapanacak ve sonra alkışlar
bana bir fotoğrafını gönder, saçların açık olsun
-demek bir albüme sıkıştırılacak o öldürücü bakışlar-
bir çiçek dik saksıya, sonra bırak solsun
bizim aşkımızın özeti bu ve mor ağaçlarda beyaz kuşlar
çok geç öğrendim anasını satayım, dünyanın üçte ikisi su
beyaz kuşların umurunda mı ölüm korkusu
onu bizim boynumuza astı tanrı, nöbetçi polis duymasın
allah muhafaza bir cinneti hatırlar görev icabı

ya dünya sular altında kalırsa! Saçların noolacak!
Mart 2004